Türkiye Balıkçılığının Geleceği, Bilimsel Düşünce ve Uygulamalarla Kurtulabilir

13 Mayıs 2021 tarihinde sonsuzluğa uğurladığımız ve yokluğunu bir türlü kabullenemediğim, ODTÜ Erdemli Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün duayen hocası sevgili arkadaşım, meslektaşım Prof. Dr. Ferit Bingel’in aziz anısına saygıyla.

Ekim 2022’nin ikinci yarısında Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesindeki Denizcilik Genel Müdürlüğü’nün İstanbul Beykoz’daki bir kooperatifin başvuruşuna verdiği olumlu yanıt balıkçılık camiası, sivil toplum kuruluşları, akademik ortam ve doğaseverler kesiminde büyük bir tepki oluşturmuştu. Nedeni ise Tarım ve Orman Bakanlığı Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünce 4 yılda bir düzenlenen Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğine aykırılığıydı. Çünkü Tebliğin 6. Maddesinin (ö) bendi “İstanbul ve Çanakkale boğazlarında trafik ayrım şeridinde su ürünleri avcılığı yasaktır” hükmüne amirdi. Buna karşın balıkçılığın düzenlenmesi konusunda hiçbir yetki ve yükümlülüğü olmayan Denizcilik Genel Müdürlüğünün hukuki açıdan yetki alanına girmeyen konuda bahsi geçen kooperatife izin vermesi kısa süreli bir kargaşaya neden olmuş ise de oluşan tepkiler meyvesini vermiş, karar iptal edilmiş ve yeniden normal konuma geçilmiştir.

Aslında konu ile ilgili gelişmelerin kamuoyunun da dikkatini çekmesi ve basının da konuyu işlemesi olumlu olmuştur. Ne var ki kamuoyu İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazında gerçekleştirilen balıkçılıkla ilgili derinliğine bir bilgiye sahip değildir. Bu nedenle konuyu geniş yelpazeli bir bilgi akışıyla kamuoyuna işin aslını yansıtmak doğrusu olsa gerektir.

Tarım ve Orman Bakanlığının görevi ile gerçekler

1380 Sayılı Su Ürünleri Kanunu ile ilgili olarak sucul ortamdaki canlı kaynakların korunması, muhafazası ve devamlılığının sağlanması konusundaki tüm yetkiler Tarım ve Orman Bakanlığınındır. Bakanlık bu yetkisini her 4 yılda bir ticari amaçlı balık avcılığının düzenlenmesi ile ilgili tebliğlerle gerçekleştirir. Tebliğlerin amacı ticari balık avcılığında uygulanmak üzere bilimsel, çevresel, ekonomik ve sosyal hususlar göz önüne alınarak balıkçılık kaynaklarının korunması, sürdürülebilir işletilmesinin sağlanması için balık avcılığına ilişkin yükümlülük, sınırlama ve bunlarla ilgili yasakların düzenlenmesidir.

Ne var ki gerçekte bu böyle midir? Konuyu genel hatlarıyla masaya yatırmakta fayda vardır. Her ne kadar Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü bünyesinde balıkçılık sektörünün idari olarak yöneltilmesinde ve yönlendirilmesinde başarılı bir tablo sergilenmekle beraber teknik konularda devamlılığı olan bir başarıdan söz etmek olası değildir. Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün varlığına anlam kazandıracak en önemli unsur sucul canlı kaynakların korunarak sürdürülebilir yönetimidir. 

Sucul canlı kaynakların yönetilmesi ve onun korunarak sürdürülebilirliği ile ilgili uygulamaların hayata geçirilebilmesi ancak yine Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde yer alan Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü’nce gerçekleştirilecek güdümlü araştırmalardan elde edilecek verilerin ve bu verilerin sağlıklı yorumlanması ile olasıdır.  Oysa Tarım ve Orman Bakanlığının sucul canlı kaynaklarla ilgili güdümlü araştırma programları yoktur. Haliyle sahip olduğu ve her yıl değişkenlik gösterecek olan sucul canlı kaynaklar konusunda da rakamları ortaya koyabilme durumuna erişememiştir veya böyle bir yükümlülüğü olduğunun farkına 55 yıldır varamamıştır. Bunun sonucu olarak balıkçılıktan sorumlu genel müdürlük ne hükümetlere ne de balıkçılık sektörüne kaynakların işletilmesine yönelik olarak her yıl yansıtılması gereken veri akışını da sağlayamamıştır.

Bakanlıkça sucul canlı kaynaklarının konumuna rakamsal olarak açıklık getirilemediği ve bilimsel olarak hesaplayamadığı bir kaynak ortada iken tam tersine bilim dışılıkla balıkçının ve sektörün yatırımlarını desteklemek yeğlenmiştir.  Bir anlamda balıkçılık sektörünün yatırımlarına gözü kapalı destek verilmiştir. Haliyle balıkçılık sektörü geçmişte resmen ateşin içine atılmıştır. Bu yaşananlar mantığa ve bilimsel yönetim uygulamalarına tamamen terstir. Olması gereken kaynağın bilimsel açıdan belirlenen boyutuna göre destek verilmesi veya verilmemesi iken, tersine afaki düşüncelerle bunun tam tersi yapılmıştır. Ülkemizde endüstriyel balıkçı filosu ile balık yağı ve unu fabrikalarının aşırı fazlalığı bunun kötü örnekleridir. Ne yazık ki balıkçılık sektörünün yanlış yönlendirilmesi ve çağdışı yönetilmesi bizzat balıkçılıktan sorumlu merkezi yönetim tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu gelişme ilk yıllardaki yanıltıcı olumluluk sürecinden sonra yerini süreğen olumsuzluğa terk etmiş ve sonuçta mağdur bir balıkçılık sektörü oluşturulmuştur. Oluşturulan bu tablo zaman içerisinde aşırı avcılığın da temel nedenini teşkil etmiştir.

Belirtilen bu hususlar çerçevesinde sucul canlı kaynakların korunması ile ilgili bazı özel konumlara açıklık getirmek işin doğrusu olsa gerektir. Bunların en belirginlik taşıyanlarını “Balıkçılık İdaresi Planından Yoksunluk”, “Balıkçılık Başarısı” ve “Sucul canlı kaynakların korunmasını gerekli kılan özel durum” başlıkları altında toparlamak olasıdır.

  1. Balıkçılık İdaresi Planından Yoksunluk

Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün “Balıkçılık İdaresi Planı” var mıdır? Türkiye, denizlerindeki balıkçılık kaynakları ile ilgili verilere sahip midir? Bu verilerin çözümü/analizi ve denizlerdeki canlı kaynakların işletilmesi ile ilgili kısıtlamaları veya destekleri içeren, bilimsel uygulamalara yönelik bir planın varlığı ne yazık ki yarım yüzyılı aşkındır ortada görülmedi. Bunun sonucu olarak hükümetlere ve balıkçılık sektörüne gerekli veri akışı sağlanmadı. Bu süreçte yapılan uygulama ise sınırsız/aşırı avcılık oldu. Sınırsız balıkçılığın ekonomik olmaktan çıktığı ve sonucunun da hüsran olduğu gerçeği bir türlü görülemedi. Bu nedenle av dönemi kendiliğinden otomatik olarak kısaldı. Buna bağlı olarak balıkçı da sezonu zorunlu olarak erken kapatma durumda kaldı. Bu olumsuzluğu giderme konusunda merkezi otorite olarak önlem üretmek gerekirken gelişmelere seyirci kalındı.

Diğer taraftan endüstriyel balıkçı kesimi oluşan hatanın nereden kaynaklandığına pek kafa yormadı. Çünkü her yıl kesintisiz olarak balıkçılıktaki olumsuz gidişatını ısrarla sürdürdü. Bu duruma en yalın açıklamayı da ünlü fizik bilgini Albert Einstein yapmış olsa gerek. Einstein der ki; “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.”

Gözlemlenen Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü bünyesinde bir türlü oluşturulamayan Balıkçılık İdaresi Planından yoksunluk, diğer taraftan her yıl yakınan/ağlayan fakat hatalı uygulamasından da ders çıkarmayan bir endüstriyel balıkçı kesimi.

  1. Balıkçılık Başarısı

Balıkçılık idaresinin en önemli yükümlülüklerinden biri “Balıkçılık Başarısı” kavramını hayata geçirmektir. Tanımlamanın açık ifadesi ise harcanan güç birimi başına düşen av miktarıdır. Bu nedenle avcılıkların verimli olabilmesi için denizlerimizdeki kaynakların konumuna uygun tekne boyutuna göre motor güçlerinin dengeli olması esastır. Ayrıca yine kaynağın boyutuna göre avcılıkların verimli olmasını sağlamak açısından tekne sayısının da sınırlandırılması esastır. Tekne boyutlarının büyük olması aslında yakıt giderlerinin artmasına neden olacağı için maliyetler yükselir. Bu yükseliş balıkçıya maddi zarar olarak geri döner. Balıkçı da bu kere denizde daha fazla av yapmaya yönelir, böylelikle aşırı avcılık, diğer ifade ile vahşi avcılık kendiliğinden gerçekleşmiş olur. Sonuç çöken balık stoklarıdır. Çöken balıkçılık ekonomik olmayan avcılığı da beraberinde getirir. 

  1. Sucul canlı kaynakların korunmasını gerekli kılan özel durum

Sucul canlı kaynakların her birinin kendine özgü bir yaşam döngüsü bulunmaktadır. Bu döngü içerisinde balıkların göç içgüdüleri çok önemlidir. Çünkü bu özellik onun yaşam akışını düzenler. Genel şekliyle balıkları göçe iteleyen en önemli faktörlerden biri besin gereksinimidir. Diğeri ise üremesini en olumlu koşullarda gerçekleştireceği ortamlara yönelmesidir. Diğer belirgin bir neden ise iklim koşullarının değişmesi ve sıcaklığın düşmesi sonucu sıcaklık değişimlerine toleransı olmayan balıkların bulundukları ortamı terk edip uygun ortamlara yönelik göçleridir. Tüm bu özellikler Atlantik-Akdeniz kökenli gezer-göçer palamut-torik, lüfer, kılıç, orkinos gibi balıklar için söz konusudur. Kılıç ve özellikle orkinos balıklarının günümüzde İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e geçebilme şansı balıkçılıktaki üstün teknoloji sonucu Akdeniz’de gerçekleştirilen avcılıklarından dolayı kalmamıştır. Benzer durumun palamut ve lüfer balıklarında yaşanmaması için bir dizi önlemlerin alınması günümüzde kaçınılmaz hale gelmiştir. Bunu düzenlemesi gereken merci ise balıkçılıktan sorumlu merkezi otoritedir.

Karadeniz balıkçılığının ağır lokomotifi hamsidir. Onu takiben Atlantik-Akdeniz kökenli palamut ve lüfer gelir. Bu balıklar toplumun severek tükettiği aynı zamanda endüstriyel balıkçı kesimini de ekonomik açıdan ayağa kaldıran türlerdir. Bu balıkların sürekli verimliliğini sağlamak ve endüstriyel balıkçı kesiminin de kalkınabilmesine olanak yaratmak açısından “Balıkçılığa Kapalı Alan” uygulamasını yapmak bir zorunluluktur. Bu tanımlamayı açmakta yarar vardır. Belirli aletlerle balıkçılığın yasaklandığı avcılık alanına ya da bunun parçasına “Balıkçılığa Kapalı Alan” denilmektedir. Herhangi bir alanın balıkçılığa kapatılabilmesi için bazı büyük ölçekli koşulların oluşması gerekmektedir. O da aşırı avcılıktan stoklar çökmüş ise stokun bileşenlerinin yani anaçlarının ve eşeysel olgunluğa gelmemiş yavru bireylerin korunması amacıyla bazı özellikli ortamların sürekli endüstriyel balıkçılığa kapatılmasını zorunlu kılmasıdır. Özellikle Akdeniz ekosistemi içerisinde gezer-göçer balıkların stoklarının çökmemesi için İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazı’nın hem giriş hem de çıkış ağızlarının belli bir mesafesinden itibaren komple endüstriyel avcılığa kapatılması gerekliliktir. Oysa Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen ve 2020-2024 yıllarını kapsayan süreçli 5/1 No’lu Tebliğde İstanbul ve Çanakkale boğazlarında gırgır avcılığını yasaklayan bir husus yoktur. Sadece 2020/20 No’lu Tebliğ’in 6. Maddesinin (ö) bendi “İstanbul ve Çanakkale boğazlarında trafik ayrım şeridinde su ürünleri avcılığı yasaktır” hükmüne amirdir. Yapılan bu düzenlemenin balıkçılıkla doğrudan bir bağlantısı yoktur. Konu Denizcilik Genel Müdürlüğünün ilgi alanına giren deniz trafiğini ilgilendiren konuda boğazlarda olası bir çatışmaya meydan vermeme hükmüdür.

Devletin sucul canlı kaynaklarına sahip çıkması merkezi otoritenin temel görevidir

Sucul canlı doğal kaynaklar hiç kimsenin ve herhangi bir sektörün mülkiyetinde değildir. Bu nedenle sucul canlı kaynakların işletmeciliğini yapan balıkçılık sektörü temsilcileri bu kaynağı salt kendilerine aitmiş gibi bir algı içinde olmamalıdır. Nedeni ise denizlerimizde karasularımız hudutlarına kadar olan ortamlar, iç denizimiz Marmara Denizi ve tüm iç sularımızdaki (göller, barajlar ve akarsular) canlı-cansız tüm kaynakları devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Açık bir ifade ile kaynağın sahibi devlettir. Burada devletin rolü sucul canlı kaynağın değerlendirilmesinde balıkçıyı ve sektörünü koyduğu kurallar çerçevesinde kaynağı işletmede memur kılmasıdır.

Diğer taraftan evrensel uygulama olarak okyanuslardaki/denizlerdeki tüm sucul canlı kaynaklar bir bütün olarak insanlığındır.  Haliyle sucul dünya canlılarının korunması ve onların gelecek kuşaklara verimli düzeyde yansıtılması tüm ülkelerin ortak sorumluluğudur. Bu nedenle balıkçılık sektörü ve onun temsilcileri olan balıkçılar devletin Tarım ve Orman Bakanlığı yükümlülüğünde koyduğu kurallara-yasalara uymanın yanı sıra topluma da hesap verme sorumluluğu, diğer bir ifade ile hesap verme zorunluluğu vardır. Bu gerçekleştirilmediği sürece toplum herhangi olumsuz bir gelişme karşısında tepkisini sivil toplum örgütleri aracılığı ile sahaya yansıtır ve resmi otoriteyi de ya doğrudan veya medya-basın aracılığı ile bilgilendirir. Konu bu kadar sade ve anlaşılırdır. 

Devam edecek (Gelecek bölümde “Boğazlarda avcılığın güncel konumu ve çıkış yolu”, “İç kıta sahanlığı gırgırla balık avcılığı faaliyetine kesinlikle kapatılmalıdır” ve “Balık avcılığını düzenleyen tebliğlere kronik müdahaleler” alt başlığı ile devam edecektir.)

Oltacı Dergisi

Kaynak: Türkiye Balıkçılığının Geleceği, Bilimsel Düşünce ve Uygulamalarla Kurtulabilir – Nezih Bilecik

About Post Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Previous post Muğla’da Yeni Trend Olta Balıkçılığı Turizmi
Next post Denizcilik lisesi öğrencileri fiber tekne üretti
%d blogcu bunu beğendi: